YORGUN İNSANLAR KENTİ
Susmak ya da haykırmak, kazanmak ya da kaybetmek ikisi de hayatın ince çizgisindeki kapandır. Nasıl hissedersen hisset, düşlerinde debelenirsin; aklın içinden atamadıklarında boğulur. Gündüz yaşamak için verdiğin hayat mücadelesinin bedelini gece yalnızken ödersin. Vakit ölüme yol eylerken, düzenin pençesine takılmış yüreğinin çaresizliğinde yanarsın. Her şey yaşandığı gibi çaresizce… Zaman için de yaşama dair pek çok incelik, pek çok kazanış ve kaybedişlerin öğretilerine maruz kalıyoruz. Kazansak da kaybetsek de yanımıza kar kalacak hiçbir şey yok. Belki birkaç güzel anı, hatırladıkça içimizde oluşan o görkemli hatıralar ormanı.
Şimdi daha sık görür oldum hüzünlü kaldırım yürüyüşlerini. Başlar duyguların değil, yalnızlığın değil, ağır gelen kaygı ve düşüncelerin esiri! Bir şeyler yolunda gitsin diye kendinden ödün veren yorgun insanlar kenti. Sokaklar; her şey daha farklı daha güzel olabilirdi, böyle olmamalıydı diyen iç sessiz çığlıklarının yankılanması. Son zamanlarda çok giden gördüm hayatımda. Giderek daha güzel oluyor olacak ki her şey, gidiyor herkes. Gidenler kalanlara yol göstersin, peşinizden gelmek için değil, kalarak mutlu olunmuyor belki sizin gibi gitmekte buluruz güzel ve umutlu günleri…
Ne zaman ellerim cebimde yürüsem yorgun insanlar kentinde, aynı hissi taşırım ruhumda. Hep aynı roman satırları gelir aklıma:
‘’ Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, he inanç devriydi, hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya cennete gidecektik, ya da tam öteki yana – sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönem ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece ‘daha’ sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğin iddia ederdi.’’
Charles Dickens – İki şehrin Hikayesi


